31 Mayıs 2008 Cumartesi

Golf topunun peşinde bir yaşam

TRT-1'de bu akşam özellikle golf meraklılarının ilgiyle seyredecekleri bir film var: "Bagger Vance Efsanesi"... 1920'lerin sonu... ABD, büyük ekonomik bunalımla kavrulmaktadır. Bundan çok etkilenen bir ailenin genç üyesi, golf sporuna sığınarak kentlerarası ve büyük ödüllü bir golf şampiyonası düzenler. Ama büyük savaştan yeni dönmüş genç bir adam, hayata ve spora karşı tüm korkularını yenip başarıya ulaşabilir mi? Birden karşısına çıkan ve sanki tanrısal nitelikler taşıyan siyahi bir golfçu, onu bu yolda yeterince eğitecektir. Oyuncu-yönetmen Robert Redford'un önceki filmi "Atlara Fısıldayan Adam"ı ülkemizde de izlemiştik. Bir sonraki filmi olan bu 2000 yapımı, nedense ülkemize gelmedi. Sanırım ki golf gibi bizde pek yaygın olmayan bir spora dayanan tipik Amerikan bir film olması, bunun başlıca nedeni. "Bagger Vance Efsanesi" bir yanıyla golf sporuna, öte yanıyla yine tipik Amerikan bir mistik anlayışa dayanıyor. Filmde, Matt Damon, Will Smith, Charlize Theron ve konuk oyuncu olarak Jack Lemmon var.

30 Mayıs 2008 Cuma

"Soygun"a değer

“ The Cider House Rules ” ( Tanrının Eseri, Şeytanın Parçası ) filminde Tobey Maguire’ı ergenliğe taşıyan bir kadını oynadınız. Canlandırdığınız karakter oldukça seksiydi.

1940’lı yıllar büyük kısıtlamaların olduğu yıllardı. Eğer Homer’i bu koşullar altında yetişen, sevgi ve tutkuyu ilk defa tatma imkanı bulan biri olarak görebilirsek, filme çok daha farklı bir açıdan bakabiliriz.

“ Reindeer Games ” filminde canlandırdığınız Ashley’i nasıl buluyorsunuz ?

Ben onu gerçek sevgiyi bulmak isteyen, bir yer bulup oraya sığınmak isteyen bir kadın olarak görüyorum. Fakat bunun için her şeyi göze alabiliyor. İşte bu tarafı bana biraz uzak kalıyor.

Film setinde herhangi özel bir şey yaşadınız mı ?

Bir gün John beni geveze diye çağırdı. Daha sonra Ben ve diğerleri sette beni geveze diye çağırmaya başladılar. Uzun bir süre bunun nedenini anlayamadım. Sonra biraz çenemin düşük olabileceğini düşündüm. Sonra bir gün Ben’e bunun nedenini sordum, o da “ Çünkü çok fazla yakınıyorsun. Çok konuşuyorsun. II.Dünya Savaşı’ndaki radyo spikerlerine benziyorsun: “ Hey, karşınızda geveze McGrath ve size şimdi son bir hak veriyorum ” Sakın bundan vazgeçme. ” diye cevap verdi. Ben her zaman arkamda oldu. O çok tatlı bir insan.

Okuduklarıma göre küçükken babanızın ölümüne şahit olmuşsunuz. Bu doğru mu ?

Evet. Hiçbir zaman bu konu hakkında konuşmadım. Bu yüzden okuduklarınız yalnızca bir spekülasyondan ibaret. 15 yaşındayken babam uçup gitti, bilinmesi gereken yalnızca bu.

Kısa zamanda bu kadar ünlü ve talep edilen biri olmanız size şaşırtıcı gelmiyor mu ?

Büyük sinemacılarla ve büyük oyuncularla bu kadar şaşırtıcı filmlerde oynadığa hala inanamıyorum. Kendimi oldukça şanslı hissediyorum.

Filmlerinizin ne kadar kazandığını biliyor musunuz ?

Hiçbir fikrim yok. Bu benim özellikle kaçındığım bir konu; ancak biri beni çağırır ve söylerse bilgi alıyorum. Fakat bu beni harekete geçiren, sabah erkenden yatağımdan kaldıran bir motivasyon vermiyor. Ben işimi çok farklı bir neden için yapıyorum.

Nedir bu neden ?

Bu hava gibi bir şey. Kendimi canlı hissetmemi sağlıyor. Beni tamamıyla tatmin ediyor. Yatağımdan kalkıp işime gitmeyi seviyorum.

Gerçekte bir balerin olmayı istiyordunuz ve hatta bunun eğitimini aldınız. Profesyonel olarak dans ettiniz mi ?

Yapamadım. Güney Afrika pasaportum vardı ve bu işe yaramıyordu.

Daha sonra dizinizden sakatlandınız ve balerin olma hayalleriniz bir anda sona erdi. Sonra da modellik hayalleri başladı. Değil mi ?

Hayır, ben hep kiramı ödemek için modellik yaptım. Bu benim gelirimdi.

28 Mayıs 2008 Çarşamba

“İTALYAN İŞİ”NİN YILDIZI CHARLIZE THERON İLE SÖYLEŞİ

Charlize Theron’un Güney Afrika’da bir çiftlikte başlayan yaşam yolculuğunda birçok aşama var. Güney Afrika’dan Birleşik Amerika’ya geldikten sonra New York’ta yaşamaya başladı. Fotomodellik ve Joffrey Balesinde dansçılık yaptı. Ardından Los Angeles’a tek gidiş bileti aldı. İki hafta içinde bir ajansla anlaştı ve New York’a bir daha dönmedi.

“Şeytanın Avukatı – Devil’s Advocate” adlı filmle ilk çıkışını yaptı. Daha sonra “Mighty Joe Young”, “Cider House Rules” ve “The Legend of Bagger Vance”da oynadı. O filmlerden sonra Hollywood bu sarışın kızı keşfetmeye başladı. Görenleri ilk anda büyüleyecek kadar güzeldi, çelik bakışlarıyla insanları kendisine adeta esir ediyordu, hemen dikkati çeken uzun bacakları vardı. Hepsinden önemlisi de sarışındı. Bu özellikleriyle Hollywood’da başarı basamaklarını tırmanması zor olmadı.

Charlize Theron şu sıralarda çok başarılı bir prodüksiyon şirketinin başkanlığını yapıyor. Şirketinin son dönemde ürettiği yapımlar arasında “Sweet Home Alabama” var. Projeler arasında koşturup dururken başrollerini Mark Wahlberg ve Edward Norton ile paylaştığı “The Italian Job – İtalyan İşi” adlı filmde de oynadı. Aynı isimli 1969 yapımı İngiliz filminden uyarlanan filmde başına buyruk hareket eden ve becerisiyle erkek “meslektaşlarını” kıskandıran bir kasa hırsızını canlandırdı.



Orijinal “Italian Job”u izlediniz mi?
Evet. Bu filme hazırlık amacıyla izledim. Daha önceden öyle bir filmin var olduğunu bile bilmiyordum. Bir arkadaşım o filmin İngiltere’de her Noel gösterildiğini anlattı. Bence harika bir film. Michael Caine çok iyi oyuncu. Ancak bu film onun birebir yeni versiyonu şeklinde olmadı. Sadece ruhunu taşıyor, hepsi bu. Zaten orijinalinde benim canlandırdığım karakter de yok.

İlk filmde de Mini Cooper arabalar vardı...
Evet. Mini’ler ve unutulmaz bir takip sahnesi vardı. Bazı karakterlerin isimleri de aynı ama benzerlikler bu kadar diyebilirim.

Altı – yedi erkek arasında tek kadın oyuncusunuz. Rol arkadaşlarınız arasında Mark Wahlberg ve Jason Statham da var. Setteki bu erkeksi havada canınız sıkılmadı mı?
Hayır. Bence son derece eğlenceli oldu. Mark ile daha önce “The Yards” adlı filmde birlikte oynamıştık. O günden sonra arkadaşlığımız devam etti. Bir kez daha birlikte çalışmayı çok istiyordum. Senaryoyu okuduğumda bunun için iyi bir fırsat olacağını düşündüm. Ayrıca hızlı araba kullanma tutkumu gidermek için de iyi bir yoldu.

Arabalarla ilk ne zaman ilgilenmeye başladınız?
Mekanikçi bir aileden geliyorum. Ailemin bir yol inşaat şirketi vardı. Evimizin her tarafının ingiliz anahtarlarıyla, araç gereç kutularıyla ve yedek parçalarla dolu olduğunu tahmin edersiniz. Babam ayrıca araba da yapardı. Küçükken go-cartlarım ve motosikletlerim vardı.

O zaman filmdeki sahnelerde arabaları kendiniz kullandınız?
Evet. Arabanın havada uçtuğu sahne hariç hepsini diyebilirim. Ancak araba yere düştüğünde içinde yine ben vardım. Filmdeki tehlikeli sahnelerin hepsinde de kendim oynadım. Mark ve diğer oyuncularla birlikte sürücü kursuna gittik. Ayrıca altı hafta boyunca akrobatik hareket dersleri aldık.

Yeni model Mini’ler ne kadar hızlı?
Gerçekten çok hızlılar. Onlarla bütün limitleri zorladık.

Çekimlerin sonunda yapımcılar size bir Mini armağan etmişler. Doğru mu?
Hayır. Bugün bu soruyu soran üçüncü kişi oldunuz. Birilerine telefonla arasam iyi olacak galiba.



Gerçek yaşamda ne kullanırsınız?
Mercedes kullanırım. Hızlı araba kullanmaya karşı eğilimim vardır. Bu çok çok çok kötü...

Bunun Mark Wahberg ile ikinci filminiz olduğunu söylediniz. Başka bir aktörle kimyasal uyumunuzun tutmayacağından mı endişe ettiniz?
Bazı insanlarla kimyanız daha fazla tutar. Bu insanın içinden gelen bir duygudur. Şimdiye kadar birlikte oynadığım birçok aktörle aramda kimyasal uyumun tuttuğunu hissettim. Mark ile daha önceden çalıştığım için bunu biliyordum. Onunla birlikte oynamak çok keyifliydi. Mark kendisini fazla ciddiye almayan bir insandır. Hatta kişiliğinde biraz safça bir yön vardır. Kendisini ciddiye almıyor olaması bu film için önemli bir özellikti. Bildiğiniz gibi filmdeki Mini Cooper arabalar da kendilerini çok fazla ciddiye almıyorlar.

Yakında başka filmler de gelecek mi?
Evet. “Monster” adlı bir film var. O filmde geçen yıl idam ile cezalandırılan Aileen Wuornos adlı bir kadın katilin yaşamını canlandırıyorum.

İnsanları epeyce şaşırtacak.
Şaşırtma unsurunun yanısıra ben o filmi umut veren bir aşk öyküsü olarak görüyorum. İnsanlar herşeyden önce kendilerini yargılamayı bilmeliler. O kadın yedi erkeği öldürdü. Bunun hoş görülecek bir tarafı elbette yok ama yaşamını incelediğimde ne kadar trajik olduğunu gördüm. Ve idam cezasında ölüme giderken “Hiç kimse benim için üzülmesin” dedi.

Britt Ekland’ın yaşamını da canlandıracağınız söyleniyor.
Evet. Peter Sellers hakkında yapılan bir filmde Britt Ekland’ı oynayacağım. Hazırlık amacıyla Londra’ya gitmeyi düşünüyorum. Ayrıca “Head in the Clouds” adlı bir filmi de yeni bitirdim. Penelope Cruz ve Stuart Townsend (Charlize Theron’un şu sıralarda çıktığı İrlandalı aktör) ile birlikte oynadım.

Peki o filmdeki kimsayal uyum nasıl oldu?
Umarım iyi birşeyler olmuştur.

Kendinize ait bir film prodüksiyon şirketiniz var.
Evet. Denver and Delilah Films adlı bir şirket bu...



Kendiniz için daha iyi roller bulma fikriyle mi kurdunuz?
Herşeyden önce şunu söylemeliyim ki, ben sadece oyunculuğu değil, bir filmin tüm yapım sürecini çok seviyorum. Şimdiye kadar çevremde hep beni bu konuda cesaretlendiren aktörler, yönetmenler ve yapımcılar oldu. Sadece oyunculukla yetinmeyip olayın bütününü öğrenmem gerektiğini söylediler. “Sweet Home Alabama”nın prodüksiyon amirliğini yaptım. Senaryo yazarlarıyla birlikte çalışarak o projeyi geliştirdim, film şirketine götürmeye kadar herşeyiyle ilgilendim. Kimse bu kadarını yapabileceğimi sanmıyordu.

Hollywood’a ilk geldiğinizde eski bir fotomodeldiniz. İlk filmlerinizde genellikle dişiliğini kullanan çekici kadın rollerini aldınız. Onları unutturup bugünkü durumunuza gelmeniz zor oldu mu?
Yaptığım işin çok boyutlu olduğunu düşünüyorum. O dönemde bana gelen tekliflerde yüzümün güzelliği ve dişiliğim ön planda tutuluyordu. Ancak çok iyi biliyordum ki, o şekilde devam etseydim kalıcı bir kariyer edinmek benim için zor olacaktı.

Yani oyunculuk kariyerinizi o günlerde de ciddiye alıyordunuz.
Evet ama ilk dönemde çok fazla seçeneğim yoktu. Fotomodellik hiçbir zaman içime sinmemişti. Balerin olmayı çok istediğim halde bir kaza geçirdiğim için onu da yapamamıştım. Sonunda oyuncu olmaya karar verdim. Ancak oyunculuğa başlarken de neler olacağı konusunda bir fikrim yoktu.

Hollywood geleneğine uygun olarak bir gecede mi keşfedildiniz?
Medyada hep bu şekilde yazılıyor. Şans eseri bir menajerle tanıştığım doğrudur. Los Angeles’a taşındıktan sekiz ay sonra ilk filmimde oynadım. “2 Days in the Valley” adlı bir filmdi. Bazı insanların hakkını gerçekten ödeyemem ama hiçbir şey de elime hazır verilmedi.

Güney Afrika’da bir çiftlikte büyüdünüz. Hatırladığınız ilk anınız nedir?
Yüzme havuzuna düşüşüm... Paniğe kapıldım diyemem, çünkü başıma neler gelebileceği konusunda bir fikrim yoktu. Suyun altından yukarıya baktığımı ve o bulanık görüntüyü hatırlıyorum. Annem geceliğiyle ve terlikleriyle havuza atlayıp beni kurtarmıştı.

Küçükken erkek çocuklar gibi bir kız mıydınız?
Herhangi bir kız çocuğunu alıp Güney Afrika ormanlarının ortasındaki o çiftliğe koyun, öyle olmaması imkansızdır. Ağaçlara tırmanırdım, çamurlu yollarda bisiklet kullanırdım. Genellikle de erkek çocuklarla gezerdim. Zaten çevredeki çocukların hemen hepsi erkekti.

İlk filmi ne zaman seyrettiniz?
Annem sinema sevgisiyle dolu bir kadındı. Charles Bronson ve Roger Moore hayranıydı. Ancak orada doğru düzgün bir televizyon yayını bile yoktu. Tek kanaldan günde üç saatlik bir televizyon yayını yapılırdı. Çiftliğimizden bir saat kadar uzakta araba içinden film seyredilen bir sinema vardı. Annem beni her Cuma akşamı oraya götürürdü. Ancak giderken hangi filmin oynadığını bile bilmezdik.

İzlediğiniz filmleri hatırlıyor musunuz?
Oyuncuların kimler olduğu veya bir film yıldızının nasıl bir şey olduğu konusunda fazla bir fikrim yoktu. Filmde oynamak için özel olarak giyinmiş sıradan insanlar olduğunu düşünürdüm. Bütün James Bond filmlerini çok sevmiştim. Başrolünde Roger Moore’un oynadığı James Bond filmleri favorimdi. Ayrıca “Fatal Attraction – Öldüren Cazibe”yi seyrettiğimi de hatırlıyorum.

Filmler İngilizce mi gösterilirdi?
Evet.

Peki Afrika dilinde konuşmuyor muydunuz?
İngilizce’yi okulda sekiz yaşından itibaren yabancı dil olarak öğrenmiştim.

Ama İngilizceniz akıcı ve kusursuz. Sanki ana diliniz gibi konuşuyorsunuz.
Hayır, hiç sanmıyorum. Annem de Los Angeles’da yaşıyor ve onunla İngilizce konuşmayı aklımdan bile geçiremem. Hayallerimi hala Afrika dilinde kurarım. İngilizce ile zaman zaman problemler yaşıyorum. Duygularımı en iyi Afrika dilinde sözcüklerle ifade edebiliyorum. İngilizce konuşurken bazen takıldığım ve el kol hareketleriyle havada daireler çizerek konuştuğum zamanlar var.

Los Angeles’ı artık eviniz gibi hissediyor musunuz? Ne de olsa Güney Afrika gibi çok farklı ve uzak bir ülkeden geldiniz.
Los Angeles’a geldiğimde ilk taksi yolculuğumu hatırlıyorum da hala gülüyorum. Taksi ücretini ödeyebileceğimden emin olmak için sürekli dolarları sayıyordum. Bu yüzden başımı kaldırıp çevreye bakamadım bile. Sonunda baktığımda tepeleri ve dağları gördüm. O anda New York’ta neleri kaçırdığıızı fark ettim. Sanırım artık kendimi bu kentte evimde gibi hissediyorum.

Charlize: "Kendimi izlemek istemedim!"

Seri cinayetler katili bir fahişeyi canlandırdığı rolüyle Oscar'a aday olan ve bu rolü için plastik makyajla çok çirkin bir kadına dönüşen güzeller güzeli Charlize Theron, Berlin'de Altın Ayı için yarıştığı Cani filminde kendini izlemekten hiç hoşlanmadığını söyledi. Sinema adına her türlü değişime girmekten kaçınmayacağını açıklayan Theron, Oscar konusunda da fazla umut beslemek istemediğini söyledi. Esin Küçüktepepınar Berlin'den bildiriyor.

5 Şubat'ta başlayan 54. Berlin Film Festivali'nde büyük ödül Altın Ayı için yarışan Cani/Monster'ın başrol oyuncusu Charlize Theron bu filmde kendini izlemekte oldukça zorlandığını itiraf etti. Dün akşam filmin gösteriminden sonra gerçekleşen bir basın toplantısıda gazetecilerle buluşan Charlize Theron bu performansıyla en iyi kadın oyuncu dalında Oscar'a aday olmasından çok mutlu olduğunu ama ödülü kazanmak için çok büyük umutlar da beslemek istemediğini söyledi.

Seri cinayetler katili bir fahişeyi canlandırdığı rolüyle Oscar'a aday olan ve bu rolü için plastik makyajla çok çirkin bir kadına dönüşen güzeller güzeli Charlize Theron, Cani filminde kendini izlemekten hiç hoşlanmadığını özellikle vurguladı. Fimin yapımcısı olduğu için montaj aşamasında da bulunmak zorunda kalan Theron kendini ekranda gördüğünde gözlerine inanamadığını belirtti. 'Sadece çirkin görünüşten bahsetmiyorum. Son derece itici bir karakteri olduğu için seyircinin de kolaylıkla sempati besleyemeyeceği bir kişilik. Bu nedenle ilk kez kendimi izlediğimde adeta kendimi aradım. Ama tabii ki bu bir rol. Kendimi orada görememek aslında başarılı olduğumun göstergesiydi. Yine de insanın buna alışması zor oluyor' diyen Theron, sinema adına her türlü değişime girmekten de kaçınmayacağını vurguladı.

27 Mayıs 2008 Salı

Kırmızı halı bizi bozar!

Hamdolsun bu yılki Oscar'ları da birlik beraberlik ve barış içinde teslim ettik. Ne Sean Penn, ne Susan Sarandon-Tim Robbins ekibi, Bush ve yönetimine küfür etmediler. Halbuki benim bütün gece beklediğim oydu. Yoksa Oscar'ların kime gideceği zaten belliydi. Yüzüklerin Efendisi silip süpürecek, Charlize Theron ayakta alkışlanacak, 'Soğuk Dağ' filmine mutlaka bir ödül gidecekti. Zaten her Oscar sonrası, ödüllerden çok, hangi aktrisin ne giydiği, kırmızı halı üzerinde ne açıklama yaptığı konuşulur.

Malumunuz, 'kırmızı halı' olayı ülkemizde de başladı artık. Film galaları, sadece gazetecilerin, blucinli gençlerin, meraklıların toplandığı, fosur fosur sigara içilen floresan ışıklı fuaye ortamından çıktı. Çıktı da, kırmızı halı olayı öyle basit bir şey değil ki! İlk bakışta, muhtemelen en ucuza yaşanacak en büyük lükstür kırmızı halı. Sonuçta metrekaresi beş milyona mı, on milyona mı, alırsın, serersin, bitti. Birden işin havası değişiverir. Ancak, önemli olan halının kendisi değil tabii, üzerinde yürüyenler.

Zamanında, havalı bir derginin editörü olduğum için yurtdışında böyle kırmızı halılı davetlere falan katılmışlığım çok. Hem de öyle Naomi'li, Elizabeth Taylor'lı, Prens Charles'lı davetler yani, boru değil. Bu esnada, kırmızı halının üzerinde yürüme usulünü de öğrenmiş bulunduk. (Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, düşünüyorum da benim ünlü olmadan önce çok daha ışıltılı bir hayatım varmış yav! Avrupa'da defileler, böyle havalı davetler... Şimdi bütün gün otur evde, üzerinde eşofmanla yazı yaz. Neyse.)

Olay şudur: Kırmızı halı, üzerinde rap rap yürümek için değil, durup fotoğraf çektirmek ve röportaj vermek için varolan bir fon. Ünlü, kırmızı halıya ayağını attığın andan itibaren, zaten yanlarda birikmiş onlarca basın mensubu, ona ismiyle bağırmaya başlıyor. Misal, 'Charlize' dendiği anda, Charlize'in, sesin geldiği yana bakıp, vücudunu en fotojenik hale getirerek gülümseyip poz vermesi lazım. Bunlardan yüz tane olunca yıldızların işi zorlaşıyor tabii. On metrelik kırmızı halıda yarım saat geçirenler var.

Bir de en ön sırada birikmiş televizyon röportajcılarını ekle. Hepsi birer soru sorsa... Yani film yıldızının, Oscar gecesi, esas mesaisi bu kırmızı hali. Halbuki bizde ne oluyor? Geçen gün seyrettim, İstanbul'da bir gala öyle kalabalık ki, kırmızı halı üzerinde ünlüler birbirine çarpıyor, birbirinin ayağına basıyor. Sonra basınımız da gidip: "Bilmemkim size çarptı, acıdı mı?!" gibi dünya magazin basınında ilk kez sorulmuş sorular yöneltiyorlar. Tabii, ünlülerin bir kısmının tarladan, dağdan, direkt kırmızı halıya ışınlanmış olmasının etkisi de var. Kolay değil, açık araziden sonra dar bir halı üzerinde itiş kakış yürümek. Bu raconu da öğreniriz zamanla diye düşünüyorum. Fakat ithal ettiğimiz her kültürel olaydaki gibi, bunda da 'altyapı eksikliğimiz var!' Yurtdışı davetlerde, kırmızı halı, her yandan yere sabitlenir ki, topuklu ayakkabılarla, hanımlar, halının kıvrımlarına takılıp düşmesinler diye.

Bizde, yanılmıyorsam kendi haline bırakılan kırmızı halıların ilk kurbanı Yeşim Salkım olmuştur. Bir açılış veya galada, net hatırlamıyorum, daha davetin girişinde yüksek topuklu ayakkabıları bir yere (bence halıya!) takılınca düşüvermişti. "Nazar mazar" dendi ama gerçek budur! Fark ettiyseniz, Hülya Avşar Şov'da da kırmızı halı hoşluğu yapılmış. Hani konuklar kırmızı halıdan yürüyerek sahneye gelsinler, gibi bir jest. Fakat bunun şarkıcısı vaar, dansözü vaaar. İlk halılı programda, oryantal Tanyeli, göbek atarken, yedi sekiz defa, halıya takılıp kapaklanmaktan son anda kurtuldu!

Benim tavsiyem, bir an önce bu batı taklitçiliğinden kurtulmamızdır! Kendimize göre orijinal bir çözüm bulalım. Mesela kırmızı halı değil de, kırmızı halıfleks kaplatalım gala girişlerine. Böylece kimse düşmez. Ekonomiktir. Ayrıca silinebilir, leke tutmaz. Çözüm tükenmez, insan yeter ki istesin.

Gülse Birsel

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Biyografi: Charlize Theron

Charlize Theron Güney Afrika'daki bir çiftlikte yetişti. Bale eğitimi alan Theron, "Kuğu Gölü/The Swan Lake" ve "Fındıkkıran/The Nutcracker Suite" balelerinde rol aldı. Genç balerin için Güney Afrika'da fazla olanak olmadığı için önce Avrupa, sonra ABD'ye giden Theron, Now York'daki Joffrey Ballet'de iş buldu. Aynı zamanda fotomodel olarak da çalışan genç sanatçı, dizinden yaralanınca dans kariyerini yarıda bırakmak zorunda kaldı.

14 yaşında manken olan, 18 yaşında ise annesinin desteğiyle oyuncu olmak için kimseyi tanımadığı halde Los Angeles'a giden Charlize Theron'ın sokakta tesadüfen rastladığı bir manajerin verdiği kartvizitle yaşamı değişmeye başladı. Los Angeles'a gittikten sekiz ay sonra ilk işini bulan Theron, oyunculuk dersleri aldi.

Theron, halen Hollywood'un genç kadın oyuncuları arasında aranılan bir isim.

25 Mayıs 2008 Pazar

Tanrı'nın Eseri Şeytanın Parçası

JOHN Irving'in tanınmış romanı Tanrı'nın Eseri Şeytanın Parçası'nın (The Cider House Rules) sinema uyarlaması izleyiciye bir aşk, şeref ve aile hikayesi sunuyor.

Yönetmenliğini Lasse Hallstrom'un yaptığı, senaryosunu ise John Irving'in yazdığı filmde kalabalık bir oyuncu kadrosu rol alıyor. Başrolleri Tobey Maguire, Charlize Theron, Michael Caine, Kieran Culkin ve Kate Nelligan paylaşıyor.

John Irving, romanları bütün dünyada üne kavuşmuş ve birçok uluslararası ödül almış bir yazar. Tanrı'nın Eseri Şeytanın Parçası da çıkar çıkmaz derhal en çok satanlar listesine girmiş ve en sevilen eserlerinden biri olmuştu. Bu romanı senaryoya aktarmak Irving için 13 yıllık bir tutkulu seyahat oldu.

Tanrı'nın Eseri Şeytanın Parçası filminin konusu ise şöyle gelişiyor: Homer Wells bir yetimdir, ancak aile eksikliği duymamaktadır. St. Cloud's yetimhanesinde sevgi dolu ancak sıradışı eğitmeni Dr. Wilbur Larch tarafından yetiştirilmiştir. Ancak erkekliğe yaklaşırken Homer kendi geleceği hakkında kendine sorular sormaya başlar, dünyayı kendi keşfetme özlemindedir.

Varlıklı bir çiftle tanışan Homer onların otomobiline binerek kendini St. Cloud's'dan azad eder. Ve birdenbire sonsuz seçme şansına sahip olur. Yeni güzellikler, macera ve dostluklarla dolu kocaman bir dünyaya ayak basar. Ancak bu dünyada ihanetler, tehlikeler ve trajediler de vardır. Eski hayatını yöneten kurallar da geçersizdir. İlk defa aşık olunca da yetiştirilmesi kendisine yol gösteremez.

Yeni hayatı önünde şekil aldıkça karmaşık bugünü ile geçmişi çarpışırlar. Ancak Homer geçmişindeki yalın hayatının kendisine geleceğinin şekillenmesini değiştirecek derin kararlar verme yeteneği sağladığının farkına varır.

23 Mayıs 2008 Cuma

Charlize Theron Oscar yolcusu!

Oscar adaylarının açıklamasından önce tahminler başladı bile. En iyi kadın oyuncu dalında ise hiç beklenmedik birisinin adı geçiyor. Hollywood'un genç ve güzel starı Charlize Theron'ın, yeni filmi 'Monster/Cani' filmindeki başarılı performansıyla Oscar'a aday gösterilmesi bekleniyor. Film 13 Şubat'ta Türkiye'de gösterime girecek.

Mankenlikten sinemaya geçen genç ve güzel oyuncu Charlize Theron'ın adı Oscar tahminlerinde ön sırada. Şubat başında açıklanacak Oscar adaylıklarında en iyi kadın oyuncu dalında Charlize Theron güçlü bir aday olarak öne çıkıyor. Güzelliğinin yanısıra yeteneğiyle de adından söz ettiren genç oyunucunun böylesine riskli bir projede yer almasını ise kimse beklemiyordu.

'Monster/Cani', altı erkeği öldürmekle suçlu bulunduktan sonra geçen yıl Florida'da idam edilen hayat kadını Ailen Wuornos'un şok edici ve dokunaklı gerçek yaşam öyküsünü anlatıyor. Filmde Ailen Wuornos'u canlandıran Charlize Theron, başarılı performansıyla herkesi şaşırttı.

Patty Jenkins'in yönettiği filmde Charlize Theron başrolü ine yetenekli bir genç kadın oyuncu olan Christina Ricci ile paylaşıyor.
'Monster/Cani' 13 Şubat'ta Türkiye'de gösterime girecek.

2004 - KanalD

22 Mayıs 2008 Perşembe

17 Mayıs 2008 Cumartesi

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Aeon Flux Filminden Resimler Galeri -1










Sırtları açma vaktidir




Her dönem kadınlar biraz daha açılıyorlar. Şimdi de sıra sırtlara geldi. Yani ne giyerseniz giyin ama sırtınızı mutlaka açıkta bırakın hali var...

Bu durum, Hollywood ünlülerinde olduğu kadar, bizim ünlülerimizde de kendini göstermekte. Hem de en yalın haliyle...

Kimisi daha geleneksel olan modelleri tercih ediyor. Kimisi tamamen trende uygun olarak açıyor da açıyor. Ama ortada bir gerçek varsa, bu yaz sırtlar aşağıya kadar gözüküyor. Hem de sadece gece kıyafetlerinde değil bu durum. Gündüzleri bile açılmadan olmuyor. Tabii ki sırt dekoltesi modasını ilk uygulamaya geçirenler her zamanki gibi Hollywood ünlüleri oldu. Ama yine her zamanki gibi, bizim ünlülerimiz de bu modaya uymakta hiç gecikmediler. Şimdi artık dünya podyumlarında ve sokaklarda herkes sırtı iple bağlanmış minicik bluzlardan giyiyor. Olmayanlar bir koşu gidip ediniyorlar. Giymesi kolay, çıkarması kolay ve bulması daha da kolay. Eh, olay moda olayı olunca, bütün mağazalar da vitrinlerini bu minicik şeylerle süslüyorlar.

Her tarza uygun

Sırt dekoltesinin en yoğun olarak kullanıldığı giysiler gece kıyafetleri aslında. Ama bununla birlikte, gündüz vakitlerinde de minicik sırtı açık bluzları giymek çok yaygın bir olay. Yani sadece gece giyilecek diye bir kural yok. İlk olarak geceleri tercih edilen çok abiye giysilerle ortaya çıkan sırt dekolteleri, sonrasında yerini günlük giyime bıraktı. Şimdilerde Paris'te, New York'ta ve tabii ki Los Angeles'da bütün kadınlar sırtlarını açarak geziyorlar. Çok klasik giyinen kadınlardan tutun da, en fazla tarzını bilmeyen ve hatta ne bulursa giyenler bile sırt dekoltesinin esiri halindeler. Basit bir jean pantolonun üzerine üçgen şeklinde bir kumaş bağlayan kendini sokağa atıyor. Gece olunca da o kumaş parçasının altına jean yerine şıkır pıkır bir etek giyip tekrar sokağa çıkılıyor. Durum böyle olunca, klasik giyimi ve ödün vermez tarzıyla dikkati çekenler bile kendilerini bu akıma kaptırdılar. Mesela, şık bir pantolon ceket takımın içine küçücük bir sırtı açık bluz giyip çıkılabiliyor. Tabii bu durumda da, moda olayı amacına ulaşmış oluyor. Şimdi bütün mağazaların vitrinlerinde ve yeni sezon kataloglarında üçgen şeklinde kesilmiş, sırtı tamamen açık incikli boncuklu ve işlemeli bluzlarla sırtı açık upuzun elbiseler var...

Gece gündüz dinlemeyen bu akımın ardında, kızılderililerin yattığı söyleniyor. Meğerse ünlü modacılar bu sırtı açık küçücük bluzları ve elbiseleri, kızılderili filmlerinde gördüğümüz o kadınların giysilerinden esinlenerek yaratmışlar. Hani kızılderili kabilesinin şefinin kızı, kahverengi nubuk bir eteğin üstüne üçgen biçimli bir nubuk parçası bağlar ve sırtı tamamen açıktadır ya, işte o giysi...

Giymeyeni dövüyorlar hali

Bu sırt dekoltesinin sergilendiği bluzları ve elbiseleri o kadar çok insan giyiyor ki, artık neredeyse bir ‘‘giymeyeni dövüyorlar’’ durumu söz konusu. Olay, dünyasal bir olay haline geldi. Her kadın bir tane edinmek istiyor. İncikli boncuklularından tutun da, at tüyünden yapılmış olanlarına ve sırf dantel işlemeli olanlarına kadar her çeşidi mevcut. Alabildiğimiz kadar alalım havasında olan kadınlar, dükkanlarda sırt dekolteli ne varsa silip süpürüyorlar. Zaten küçücük bir şey, ne kadar yer tutabilir ki?

Bakalım Hollywood'da kimler bu akımın öncülüğünü yapmışlar? Podyumlarda Laetitia Casta'yla başlayan sırt dekolteleri, sonrasında Mena Suvari, Jennifer Love Hewitt, Charlize Theron, Minnie Driver, Drew Barrymore, Christine Ricci gibi isimlerle devam etti. Bu ünlüler, gittikleri davet ve partilere ve hatta ödül törenlerine sırtlarını açarak girince, ertesi gün dünya kadınları için yeni bir moda başlamış oldu. Artık eskisi gibi şallara sarınmak modası da ortadan kalkınca, açılan sırtlar tamamen gözler önüne serildi. Ama sırt dekoltesini en iyi taşıyanlar ve en çok sevdirenler başka: Her zaman ağır ve asil havasıyla tanınan Nicole Kidman, aynı şekilde giysilerinde abartıya kaçmamaya dikkat eden Juliette Lewis, hamileliğinden sonra giyimine daha bir dikkat eden Uma Thurman, yaşı itibarıyla daha sade ve zarif olmayı tercih eden Melanie Griffith ve aynı şekilde giyinen Jane Seymour da sırt dekoltesine geçiş yapınca, artık olanlar oldu. Şimdi dünya kadınları sırtı kapalı olan hiçbir giysiye yüz vermiyorlar. Özellikle de sırtı kendililğinden dekolteye uygun olanlar...

Bizde de pek revaçta

Tabii ki durum Türkiye'de de aynı hızla gelişti. Önce ünlüler giydiler, onları görünce de sokaktaki kadınlar... Bu akıma kendini kaptıran ünlü isimler arasında, her modayı ilk olarak tatbik etme görevini kendiliğinden üstlenen Hülya Avşar ilk sırayı alıyor. Ünlü assolistimiz Seda Sayan, trendi erken yakalayanlardan. İki sene evvel bir sahne giysisinde ilk denemesini yapmış. Mankenler camiasında da özellikle revaçta olan sırt dekoltesinin sebebi, herhalde uygun vücut hatları olacak. İlk deneyenler Selin Toktay ve Duygu Dikmenoğlu. Hatta çekimlerde ve defilelerde bile Toktay ve Dikmenoğlu'nun sırt dekolteli giysiler giymeleri tercih ediliyor. Çünkü sırtları güzel! Bu arada, televizyonların en şirin sunucusu lakabını kimselere kaptırmayan Ece Erken de, sırt dekoltesini çok sevenlerden. Sunuculuk yaptığı zamanlarda da, gece eğlencelerinde de sırtını açık bırakacak yeni moda giysileri tercih ediyor. Üstüne üstlük, Erken hangisini gece, hangisini gündüz giyeceğini de iyi biliyor... Yine televizyonların sevilen isimlerinden olan Esra Ceyhan da, özellikle sırt dekoltesine önem veriyor. Daha çok abiye giysileri tercih eden Ceyhan, programında olmasa da, gece hayatında sırt dekolteli elbiseler giymeyi seviyor.

Arkam değil önüm açık olsun diyenler

Herkes de illa sırtını açacak değil ya moda diye... Kimisi de olayı değiştirip, kendine göre daha önemli ve daha güzel görünen yerlerini açıkta bırakıyor. Mesela göbek. Çünkü o da bu yazın favori tarzlarından biri. Düşük belli etekler ve pantolonlarla altı çizilen açık göbekler, belli ki yabancı yıldızlardan çok Türk'lerin ilgisini çekiyor. Mesela Hülya Avşar, sırtını açarken, göbeğini de açmayı ihmal etmiyor. Ama sadece sahne giysilerinde. Modacı Esin Maraşlıoğlu da, kendi tasarladığı giysilerinde illa ki göbeği açıkta bırakıyor. Gece davetlerinde de bu tasarımlarını bir güzel giyiyor. Seren Serengil, geceleri ve gündüzleri aynı tarz giyiniyor. Bu durumda da göbeği açıkta bırakan bluzları ve abiye elbiseleri gardrobundan eksik etmiyor. Tabii ki sinemanın sevilen ismi Meltem Cumbul da öyle... Göbeğini gösteren tarzda giysileri her daim giymekte bir sakınca görmüyor.

Yabancı ünlülerden ise sadece Jennifer Lopez ve Mariah Carey göbeği açıkta bırakan giysileri tercih ediyorlar. Sırt dekoltesinin inanılmaz boyutlarda olduğu bir dönemde, bunun da açıklaması mevcut tabii...

Kendine güvenenler

Sırt dekoltesini illa kendine güvenenler giyecek diye bir kural yok ama durum onu gösteriyor. Özellikle mankenlerin tercihi olan bu tarz, sinemanın ünlü isimleri arasında da kendini yoğun olarak gösteriyor. Tabii, kimisi dekolteyi bir şalla kaparken, kimisi de açık bırakıyor...

Hürriyetim 2000

11 Mayıs 2008 Pazar

Charlize Theron taklit mi yapıyor?

Şeytanın Avukatı'' filmiyle ün kazanan Charlize Theron için şu sıralar Hollywood'da hiç de hoş olmayan dedikodular dolaşıyor. Genç yıldızı iki kere üstüste, başka yıldızların giydiği giysilerle görenler, onun bir taklitçi olduğunu söylüyorlar. Ayrıca, bu giysileri aldığı modacı Randolph Duke da, Theron'a giysileri alırken kendisine bunu söylediğini ama onun hiç ilgilenmediğini belirtiyor. Acaba bu gerçekten bir tesadüf mü, yoksa Theron bir taklitçi mi? Oyuncu, bu konuda yorum yapmaktan kaçınıyor.

Hürriyetim 2000

10 Mayıs 2008 Cumartesi

Oscar Modası

Dünyanın en büyük sinema ödüllerinden Oscar'a doğru geri sayım işlemi sürerken, en az favori filmler kadar ünlü yıldızların giyeceği elbiseler de konuşulmaya başlandı.

Milyonlarca insanın ekran karşısında izleyip sonuçlarını merakla beklediği Oscar ödülleri gecesinde, her yıl merak edilen bir başka konu da yıldızların şıklık yarışı ve giydiği gece elbiseleri. Moda eleştirmenleri, her tören sonrası gecenin en şık ve en rüküş yıldızlarını yazmak için, kalemlerini günler öncesinden bilerler. Bu yıl da öyla oldu. 25 Mart gecesi hangi ünlü modacının, hangi yıldızı nasıl giydireceği, Hollywood'un en çok konuşulan konuları arasında yer alıyor. Julia Roberts, Nicole Kidman ve Jennifer Aniston gibi iddialı ve parlak isimlerin hangi imajla boy göstereceği büyük merak konusu.

Brad Pitt'in aktris eşi Jennifer Aniston, geçen yıl Lawrence Steele tasarımı bir tuvaletle katılmıştı Oscar törenine. Aniston'un bu yıl da bir Steele kreasyonu giyebileceği söyleniyor. Lawrence Steele ise en çok giydirmek istediği yıldızın Uma Thurman olduğunu söylüyor ve ‘‘O çok kendi şahsına özgü biri. Onun için beklenmedik, şaşırtıcı bir tuvalet dikmek isterdim’’ diyor.

Geçen yıl Charlize Theron'u giydiren Vera Wang, hiçbir yıldıza kendi estetik anlayışını empoze etmek niyetinde olmadığını belirterek ‘‘Benim diktiğim elbise, giyen kişi için, şahsiyetinin yansıması olmalı’’ diye konuşuyor.

Geçen yılki Oscar töreni için Kate Blanchett'e tuvalet diken Jean-Paul Gaultier ise giydirmek istediği favori yıldızları şöyle sıralıyor: Kate Blanchett, Cameron Diaz ve Uma Thurman. Ünlü modacı ‘‘Onları çok çok seksi, çok parlak ve zamandan soyutlanmış göstermek isterdim, çünkü kendileri de çok seksi, parlak ve zamandan soyutlanmış yıldızlar’’ diyor.

Hürriyetim 2001

9 Mayıs 2008 Cuma

Yeniden Love Story

Yeniden Love Story

Osman GİRİTLİ

KASIMDA AŞK BAŞKADIR'ı (The Sweet November) seyrettikten sonra, tek cümlelik bir yargı en uygun geldi.

Yeni bir Love Story.

Çağ değişti ve bu değişim, bağlılıkları, ilişkileri de değiştirdi tabii. Keanu Reeves ve Charlize Theron'un başrollerini paylaştıkları film, ölümcül bir aşk temasını vurgulamak için yola çıkmamış.

Öykü, hayatı yaşamak veya pas geçmek ikilemiyle başlıyor. İşinden başka hiçbir şey düşünmeyen, 24 saat çalışmayı ilke edinmiş başarılı bir reklamcı ile sıradışı, hayat dolu ve marjinal bir yaşamı olan genç kızın çelişkiden doğan aşkını anlatıyor.

Kendisiyle bile yüzleşmekten korkan genç adamı tedavi edeceğini, mutlu olmayı öğreteceğini iddia eder güzel kız. İstediği sadece bir ay kendisiyle kalması. Adı da Bay Kasım'dır.

Neden mi bir ay? Anlamlı olacak kadar uzun, sıkılmayacak kadar kısa olduğu için.

Genç adam, başarı ve paranın dışında başka şeylerin geçerli olduğu bu dünyayı çabuk sevecektir ama bir sürpriz vardır kendisini bekleyen.

Aşık olduğu, uğruna her şeyden vazgeçeceği kız kanserdir. İlişkisini de o yüzden bir ayla sınırlandırmıştır.

Love Stroy ile benzerliği sadece bir hastalığın iki sevgiliyi ayırması. Ama Kasımda Aşk Başkadır bu acıklı konuya çok fazla yaslanmıyor. Onun düşündürmek, söylemek istediği şeyler bambaşka. O yüzden de melodram havasını pek vermiyor. Filmin sonunu da belki o yüzden belirsiz bırakıyor.

Yumuşak, rahatça seyredilen, insanın kendi hayatı üzerine de düşünmesini sağlayan bir film Kasımda Aşk Başkadır.

Hayatı ne kadar yaşayabildiğinizi gözden geçirmeye hazır olun.

8 Mayıs 2008 Perşembe

Yiyerek mutlu oluyoruz

Beyazperdenin en ünlü yıldızları diyete savaş açtı

Sinema ve müziğin güzel yıldızları, zayıflığa ve diyetlere savaş açtı. Jennifer Lopez, Catherine Zeta-Jones, Sandra Bullock, Drew Barrymore ve Charlize Theron, People Dergisi'nin son sayısında çarpıcı itiraflarda bulundular ve rejimlerin artık tarihe karıştığını, yiyerek mutlu olduklarını açıkladılar. Son günlerde bu yaşama biçimini benimseyen ünlüler, yeni güzellik sırlarını dergideki yazıda dile getirdiler. Sayıları giderek artan diyet karşıtı güzeller, ‘‘Yiyoruz, bundan zevk alıyoruz. Hareket ederek ve spor yaparak da kilo almıyoruz’’ görüşünde birleştiler. Charlize Theron, çok hareketli bir yaşam sürdüğünü ve her gün spor yaptığını belirterek ‘‘Yeme benim için sorun değil’’ dedi. Catherine Zeta-Jones da bebeği olduktan sonra diyetlere boş verdiğini bildirdi.

VÜCUDUMU SEVİYORUM

Hollywood'un genç yıldızlarından Sandra Bullock, kendisini şöhrete kavuşturan ‘‘Speed’’ filminden somnra çok şişmanladığını ve aynaya baktığında çok şaşırdığını söyledi. 36 yaşındaki güzel yıldız, ‘‘Buna rağmen, kurabiye ve kekleri yemekten kendimi alıkoyamıyordum. Sanki, özgürlüğüme yeniden kavuşmuş gibiydim. Ama artık çok zayıf bir kadın olma isteğinden de uzaklaştım’’ dedi. Rejimlerin artık işe yaramadığını gördüğünü itiraf eden Bullock, genç kızlara, ‘‘Kendinizi rahat bırakın. Diyetleri de boş verin. Ben, şimdi vücudumu daha çok seviyorum. Yiyorum ve mutluyum’’ tavsiyesinde bulundu.

DÜZENLİ SPOR YAP

Katerina Witt de geçtiğimiz günlerde Stern Dergisi'ne verdiği röportajda kişinin sağlığına dikkat edip düzenli spor yaparak gençliğini yıllarca koruyabileceğini belirterek, mutluluk formüllerinden birinin de vücudun isteklerine kulak vermek olduğunu kaydetmişti. Witt, ‘‘Vücudum çikolata sinyali verdiğinde, çikolata yiyorum. Kendimi daha iyi hissediyorum’’ demişti.

Rejim tarih oldu

Hollywood'un çılgın yıldızlarından Charlize Theron, rejimlerin artık tarihe karıştığını belirtti. Theron da yaşamının her anına hareket sokan yıldızlardan.

Ben tombulum

Diyetleri çöpe atan yıldızlardan Drew Barrymore, ‘‘Tombulum ve bundan memnunum’’ diyor. Ünlü yıldız, sıkı diyetlerin sters yaptığını bölertiyor.

Umurumda değil

Sandra Bullock, çikolata ve kek yemekten kendini alamadığını belirtiyor ve ‘‘Zayıflık umurumda bile değil. Diyetleri de boşverdim’’ diyor.

Düzenli spor

People Dergisi'ne konuşan Zeta Jones, fiziki güzelliğini sıkı diyetlere borçlu olmadığın belirtiyor. Zeta-Jones, düzenli spor yapmaya dikkat çekiyor.

Hürriyetim 2001

7 Mayıs 2008 Çarşamba

OSCAR: tasarımcının boy aynası

BU YILKİ OSCAR TÖRENLERİNDE ÇOK DİKKAT ÇEKEN SİLUETLER YOKTU.

Oscar törenleri her yıl merakla, heyecanla beklenen bir organizasyon. Sonuçları, giyilenler, konuşulanlar, kırmızı halı ve sürprizler. Kırmızı halı üzerindeki duruşlar, hiç kuşkusuz tören gecesinin en kısa ama önemli anlarından. Ve tabii ne giyildiği... Bir aktristi giydiren tasarımcı için Oscar törenleri, tasarımının zamanın popüler, yıldız, yetenekli bir aktör veya aktristi tarafından taşınması çok önemlidir... Yakışıp yakışmadığı, yıldızın tasarımları nasıl taşıdığı, nasıl göründüğü tüm dünya basını tarafından yorumlanır, milyonlarca insan tarafından izlenir. Bu sebeple bir o kadar da risklidir Oscar törenleri... Elbiseyi yaşıyan aktrist, kıyafeti olduğundan daha güzel, özel veya kötü de gösterebilir. Bu tamamiyle doğru veya yanlış seçimlerle ilgili... Aktristlerin giydiklerinin moda olmasından daha çok, bu aktristleri giydiren tasarımcıların imajı, prestiji için önemlidir Oscar törenlerinde tasarımlarının taşınması... Bu etkiler olumlu veya olumsuz olabilir. Kıyafeti taşıyan aktristin tarzına uzak olmamasına, vücut yapısına göre yanlış seçilmiş olmamasına, yanlış aksesuvarlarla tamamlanmış olmamasına dikkat edilmelidir. Bu seneki Oscar ödül törenlerinde gerçek bir zerafet, sadelik vardı. Frapan, çok dikkat çeken bir silüet yoktu. Aktristler, genelikle 2004 ilkbahar-yaz 'couture' koleksiyonlardan seçim yapmayı tercih etmiş olmaları dikkat çekiciydi. Bazı isimler içinse özel çalışmalar yapılmıştı. Renkler genel olarak çok uçuk, dikkat çekmeyecek tonlardı. Nicole Kidman, Charlize Theron ve Julia Roberts, sanırım kendi tarzıma da yakın bulduğum için en çok dikkatimi çeken ve beğendiğim isimler oldu. Sade ve zarif seçimler yapmışlardı... 2004 yaz gecelerinde davetlerde, mezuniyet törenlerinde bu tarza yakın tuvaletler göreceğimizi sanıyorum. Üçü de çok sade tarzda seçtikleri tuvaletlerini çok güzel taşıyordu. Ayrıca Uma Thurman, Christian Lacroix'nın son couture koleksiyonundan farklı bir kıyafet seçmişti. Genel silüetlerden farklı ve güzel duruyordu. Susan Sarandon siyah Gucci elbisesi ile çok hoştu. Yaşına, ifadesine çok uygun, klasik ama doğru bir seçim yapmış aktrist. Çok asil ve elegan görünüyordu. Rene Zellweger ve Sandra Bullock'un ise belki de benim tarzım kıyafetler olmadığı için, yanlış seçimler yaptıklarını düşünüyorum. Fazla ve gereksiz detaylar vardı kıyafetlerinde. O gece göründüklerinden çok daha zarif, güzel görünebilirlerdi.

Dilek Hanif


Sabah, 2003...

Biz de güzelden anlarız

Biz de güzelden anlarız

Simten DANIŞMAN

Sinema eleştirmenleri Hollywood Hanedanı'nın kadın ve erkek mensuplarını oyunculuk yetenekleriyle değerlendirır. Ama biz bu defa onlara Hanedan'ın en yeteneklilerinin değil, en güzellerinin kimler olduğunu sorduk. Gerçi eleştirmenlerin en büyük düşmanı Hıncal Uluç ‘‘Onlar olsa olsa Notre Dame'ın kamburunu seçerler’’ dedi ama bu doğru çıkmadı. Sonuç: Eleştirmenler de güzelden anlıyormuş.

Julia Roberts ve Charlize Theron

Eleştirmenlerin ortak güzelleri arasında Julia Roberts ile Charlize Theron ilk sırayı alıyor. Ali Hakan, Roberts'ın hem güzel hem de büyük bir yetenek olduğunu düşünüyor. Alin Taşçıyan oyunculuğundan haz etmese bile güzelliğini kabul ediyor. Doğan Hızlan ve Sevin Okyay'ın listelerinde de Julia Roberts'ın adı var. Charlize Theron ise Mehmet Açar, Ali Hakan ve Sevin Okyay'ın güzellik listesinde.

SORDUĞUMUZ SORULAR

1 - Sizce 2001'in en güzel aktristleri ve en yakışıklı aktörleri kimler?

2 - Bir oyuncunun güzelliği veya yakışıklılığı yeteneğine ve oyun gücüne gölge düşürür mü?

3 - Ekran karizması denilen şey nedir?

4 - Oscar'ın bu yılki galibi kim olacak: Güzellik mi, yetenek mi, karizma mı?

HINCAL ULUÇ

Onlar için en iyi aktör Notre Dame’ın Kamburu

Köşesinde sık sık sinema eleştirmenlerini eleştiren Hıncal Uluç, bu tutumunu starların güzelliği konusunda da sürdürüyor. Sinema eleştirmenlerinin güzellikten anlamadığını savunuyor.

1. Julia Roberts, Sean Penn, Sean Connery.

2. Bir oyuncunun güzelliği veya yakışıklılığı yeteneğine katiyen gölge düşürmez. Tam tersine bundan korkan sadece entel eleştirmenlerdir. Bu nedenle Marilyn Monroe'ya karşı günah işlediler. Onlar için en iyi aktör Notre Dame'ın kamburu. Gerizekalı halk güzelliğe kanar, yeteneği keşfedemez sanıyorlar.

3. Ekran karizması fotojenik birşey. Bazı insanlar perdede normalden çok daha cazip görünürler. Mesela Ebru Şallı. Ekranda bayılmıştım. Bir gün bir açılışta gördüm. Gözüm ısırıyor, çıkaramıyorum. Kadınlarda ön planda güzellik kim ne derse desin. Erkeklerde düşünce, tarz, giyim, jest, mimik. Bu işin sırrını kimse bilmiyor.

4. Hollywood Oskarları'nda bunların üçü de var. Bizdeki gibi 5 kişi bir araya gelip anlamsız ödül dağıtmazlar. Akademinin bütün üyeleri oy kullanır: Aşağı yukarı 5-6 bin kişi. Bunların arasında yeteneğe, karizmaya, güzelliğe hayran olan vardır. Ama sinema tarihinin en güzel kadınlarından Marilyn Monroe Oscar alamamış. Charlie Chaplin Oscar alamamış. Bu sene en iyi oyuncu Oscarları'nı bence Russel Crowe, Julia Roberts alacak. Bunların hepsi ikisinde de var.

JOHNNY DEPP

Çikolata ona feda olsun

Johnny Depp, ‘‘Çikolata’’ filmindeki 15 dakika yakışıklı bir çingene halinde görünerek şöhretini tazeledi. Eleştirmenler de izleyiciler de (özellikle kadınlar) aynı fikirde: Oscar'ı yok, ama canı sağ olsun!

Depp on yıl da uzak kalsa, sadece görünerek herkesi (kadınlı erkekli) etkileyebilir. Ayrıca çok da yetenekli.

(Sevin Okyay)

Johnny Depp örneğinde olduğu gibi, yakışıklı bir oyuncu, kısa bir rolle bile öne çıkabilir ya da çıkarılabilir. Ama açıkçası yeteneksiz olsa Depp'in tipi yetmezdi, hakkını yemeyelim!

(Ali Hakan)

Johnny Depp'e ‘‘Çikolata’’ feda olsun. Onu bir de ‘‘The Man Who Cried’’da çingene rolünde görün!

(Alin Taşçıyan)

Bazı oyuncular kamera hayvanı gibidir; yönetmenin çaba göstermesine gerek kalmadan dikkat çekerler. Johnny Depp de gerçek bir kamera hayvanı.

(Mehmet Açar)

Rolün ufağı, büyüğü yoktur sözü niye söylenmiş, bu durumlar için. Küçük bir roldeki başarı hepsini aşabilir.

(Doğan Hızlan)

DOĞAN HIZLAN

Fiziksel çekicilik zamanla kısıtlıdır

1. Kadınlarda Julia Roberts, Juliette Binoche, Gwyneth Paltrow, Nicole Kidman, Catherine Zeta-Jones. Erkeklerde Anthony Hopkins, Edward Norton, Brad Pitt, Johnny Depp, Tom Cruise.

2. Oyuncunun güzelliğinin yeteneğine gölge düşüreceğine inanmam. Ancak o oyuncu, sadece bu özelliğiyle var oluyorsa, kısa zamanda kaybolup gider. Fiziksel çekicilik zamanla kısıtlıdır.

3. Televizyonun icad edilmediği dönemlerde ‘‘fotoğrafa iyi geliyor’’ diye bir söz kullanılırdı. Hatta fotojenik sözü hatırımda kalmış. Radyodan sesini dinlediğiniz bir ses sanatçısını, televizyonda gördüğünüzde beğenmeyebiliyorsunuz. Çünkü görüntü, ne yazık ki sadece ses olarak değerlendirmemizi önlüyor. Çağın cilvesi...

4. Bu ödüllerde birçok unsur birbirine karışır. Ortak bir paydada buluşur jüri. Ödüllerin de çok önemli olduğu kanısında ısrarlı değilim.

SEVİN OKYAY

Bazen haksızlık yapılıyor

1. Kadınlarda Julia Roberts, Juliette Binoche, Charlize Theron, Angelina Jolie, Nicole Kidman, Catherine Zeta-Jones, Cameron Diaz, Jennifer Lopez, Halle Berry, Julianne Moore. Erkeklerde Russell Crowe, Joaquin Phoenix, Johnny Depp, Jude Law, Keanu Reeves, George Clooney, Val Kilmer, Gary Oldman, John Malkovich, Ed Harris, Wesley Snipes, Samuel L. Jackson.

2. Oyuncunun güzelliği yeteneğine gölge düşürmez. Ama böyle bir haksızlık eğilimi mevcut. Brad Pitt'in, özellikle Leonardo DiCaprio'nun yeteneklerinin sırf güzel oldukları için inkar edilmesine çok kızıyorum.

3. Canlı canlı karşınızda olsa uyandıramayacağı etkiyi perdede uyandırır. Kamera oyuncuyu sever, ya da o kamerayı görünce aşka gelir.

4. Oscar'ın galibi: Promosyonunu sağlam tutan şirketler.

ALİ HAKAN

İktidar güzel gösterir

1. Nicole Kidman, Julia Roberts, Charlize Theron, Tea Leoni, Kate Hudson, Brad Pitt, Denzel Washington, Richard Gere, Mel Gibson ve George Clooney hemen aklıma geliveren isimler...

2. Neden aynı kişi iki özelliğe birden sahip olamasın? Her güzel oyuncunun yeteneğine önyargıyla bakma eğiliminde olanlar var elbette, ama en azından hem güzel hem yetenekli iki örneği hatırlatayım: Julia Roberts ve Denzel Washington...

3. Nice iyi oyuncu karizmatik olamasa da, her karizmatik yıldız güçlü bir oyuncudur: Helen Hunt genelgeçer anlamda güzel bir kadın değil, ama öylesine karizmatik bir oyuncu ki, perdede çok güzelleşiyor! Kevin Spacey gibi.

4. Ödüllerde, güzellik de, yetenek de, karizma da etkili olacaktır kuşkusuz, ama işte burası 'kritik' bir nokta: Her açıdan güçlü bir yıldız olan Julia Roberts, Oscar heykelciğini de kucaklayacak gibi görünüyor.

MEHMET AÇAR

Kamera bazılarını çekici kılar

1. Charlize Theron, Shannon Elizabeth, Anna Paquin, Russell Crowe, Joaquin Phoenix.

2. Güzelliğin yeteneğe gölge düşürmesi imkansız bir şeydir.

3. Ekran karizması diye bir şey var. Kamerayla bazı insanlar arasında özel bir bağ oluyor sanki.

4. Akademi üyelerinin büyük starlara ödül vermekte cimri olduğu kesin. Fakat bunun güzellikle alakası olduğunu pek sanmıyorum. Film başına 10 ila 20 milyon dolar kazanan yıldızların bir de Oscar almasını istemiyorlar.

ALİN TAŞCIYAN

George Clooney Cary Grant gibi

1. Güzel olmasına güzeller ama Julia Roberts ve Meg Ryan'ın başka hiçbir özelliği yok. Paltrow, Oscar'ı hak etmemişti. Zeta-Jones'un bugüne dek rol aldığı tek doğru dürüst film ‘‘Traffic’’. Charlize Theron'un tek kayda değer performansı Şeytanın Avukatı'ndaki yardımcı rolüydü. Juliette Binoche'un Hollywood'dan uzak durmasında yarar var. Olağandışı yeteneğinin hakkını ancak Avrupalı yönetmenler verebilir. Tom Cruise, ne yetenekli ne de yakışıklı. Phoenix, Spacey, Norton, Del Toro, Spacey ve Rush da hiç yakışıklı değil ama müthiş oyuncular doğrusu. Crowe ‘‘Gladyatör’’de kas yığını gibi durmasına karşın ‘‘Insider/Köstebek’’ ile yeteneğini çoktan kanıtladı. George Clooney günümüzün Cary Grant'ı.

2. Güzellik yeteneğe gölge düşürebilir. Alain Delon çok iyi oyuncudur ama adı erkek güzelliğini çağrıştırır ne yazık ki.

3. Bu karizmaya fotojeni ya da star kumaşı da diyebiliriz. Bazı oyuncular perdede izleyiciyi kendisine hayran bırakır ama gerçek hayatta farklı görünürler.

4. Oscar'ın galibi ne güzellik, ne yetenek, ne de karizma! Stüdyoların parası ve nüfuzu.

Hürriyetim 2001